Bize kahramanlıktan bahsedecek adam sen değilsin Altaylı

Şefika Etik cinayeti ve HaberTürk’ün habercilik tutumu üzerine:

Tevellüdü tutanlar anımsar… 90lı yılların başında, 80 darbesinin sımsıkı sansür ortamından hemen sonra yani; gazeteler çoğu vahşet haberini neredeyse tamamen sansürsüz basardı. Nerede bir kadın tecavüze uğramış, boğulmuş, nerede bir adam bıçaklanmış, tüm ayrıntıları ile görürdünüz. Kurbanın gözlerinde veya çıplaksa göğüslerinde veya vajinasında bir iki siyah şerit olurdu sadece. Örneğin karısını naylon çorabıyla boğup ikinci kattan bahçede atmış bir adamın haberini yakın plan ceset fotoğrafıyla gördüğümü çok iyi anımsıyorum . Yeterince etkili bulunmamış olsa gerek, kadının iki yakın plan fotografından biri daha da yakın plan çekilmiş gözüydü. Bir çocuk için ölüm yaşam, evlilik cinsellik hele hele insanın insan öldürmesi gibi konular fena halde muamma olduğu için bu sayfaları ilgiyle karıştırırdım. Ben daha fazlasını merak etmedim, merakımı realize etmedim, ama bazı insanlar ettiler. Ne evlendim ne katil oldum ne öldüm çırılçıplak bahçede yattım ne de öldürdüm ardımda bir ceset bıraktım. Ama bazı yaşıtlarım bıraktılar.

Sonra politik doğruculuğun sınırları da değişti, medya farklı bir bilinç geliştirdi, kendi değer yargılarını ve etik anlayışını oluşturdu, derken sene 2011 oldu ve Habertürk tüm bu gelişimin değişimin çok gerisinden bir yerden bir görsel fırlattı medyaya. Hunharca katledilmiş bir kadının fotoğrafını, kasap dükkanı sergiler gibi sürmanşet yaptı.

68 kuşağından ateşli bir anne babanın çocuğuyum, darbenin ekolarıyla büyüdüm, sansürün herhangi bir şeklinden haz etmedigim gibi, medyanın ögretici, kamuoyunu yönlendirici  ve örnek olması gerektiğine de hiç inanmadım. Lakin medyanın her nedense bu görevle algılandığı bir ülkede, yani yaptığı pisliğin topluma değil kendi bünyesine sıvaştığının düşünülmediği bir toplumda, tabii ki medyanın konumu da değişiyor. Toplum önünde görünür olmuş kişilerin ve mercilerin “doğru”ya işaret etme gibi bir misyonları oldugu kavrayışı, o mercilerin ve kişilerin de bu yanılgıya kapılmalarına, öğreten konumunda davranmaya kendilerinde hak görmelerine yol açar. 

Şimdi, o fotoğraf yayınlanmamalıydı demeyeceğim. Ama kişisel haklara minimum seviyede saygılı gazeteci yayınlamaz… Bir medya kurumunun örnek konumda davranması gerekliliğinden değil, insana saygı, vahşetin yarattığı savunmasızlık anında korunması gereken mahretmiyeti açısından yayınlamaz. Bunu en iyi bir gazeteci bilirdi, o insiyatifi bir gazeteci kullanabilirdi. İşte tam da o insiyatifi ters yönde kullanan adam, bahsedilen anlamsız hak görme, değer biçme görev atfetme gibi gazlara gelerek medya don kişotu edasıyla yazdığı her satırında aşağı yukarı aynı şeyi tekrarlayan bir yazıyla bir üstelik , üste çıkmaya çalışıyor.

Aynı görseli elinde tutup basmayan tüm medya kurumları içinde en “akıllısı” olan HaberTürk’ü, ve genel yayın yönetmeni Fatih Altaylı’yı kınıyorum. Bir perspektife göre bunun sansürcülük oldugu söylenebilir. Ama bu fotografın basılmasının altında öyle donanımlı bir motif, aktivist ve kararlı bir tutum olduğu izlenimini edinmek için hakikaten naif olmak gerekiyor. Tam bir gün bekledik, doğru bir manevrayla bu aktivist ve agresif bir eylem olarak sunulsun, toplum da “çıplaklıktan”-buradaki çıplaklık vücudun çıplaklığı değil, gerçeğin çıplaklığıdır- şoka da girse, o şokla yaşayabilsin. Yani kurumun bu tutumu, adice de olsa bir şe yarasın bari. Ama kendisi çemkirmeden öteye gitmeyecek beyanatı ile bu hareketin ardında donanım olmadığını gösterdi, bir insanın özlük hakkı olan mahremiyetini nasıl da “önemli” bir amaç için afişe attiğini açıkladı.

Gönül isterdi ki Fatih Altaylı’nın tepkisi “hepiniz bilmeden ipimi çektiniz” olmasın , Habertürk de yerin dibine batmasın, aksine ayıbını bilerek yayıncılık hayatı boyunca daha kaliteli gazetecilik yapsın, her hareketini iki kez düşünsün. Ama olur mu, bilmem. Kendinden olmayanı yerinden eder, toplumsal otonom gelenek böyle.




Gökçeada / Imbros

Güneş gözlüğünü numaralı sipariş etmesiyle ünlü arkadaşım Harun’la Gökçeada’ya geldik sonunda. Maki bitki örtüsünün hakim olduğu dünyada o an nem yoktu. Şöyle oluyor: nemi bulmak için sürülen macera( bu deniz olabilir, pansiyonunuz olabilir, orman olabilir) tüm bu seyahati güzel kılıyor . Zaten mühim olan yalnızsanız kafanızın ne kadar rahat olduğu veya degilseniz birlikte seyahate çıktığınız insanın kafasının nasıl olduğu. Yoksa her “tatil” o ya da bu şekilde hezimettir. Right? Aydıncık plajı ve laz koyu hatta arabanın yarı ömrünü harcayan bir yoldan indigimiz  marmaros’un suyu, havası harikaydı . Ada gerçekten güzel. Bir kısmı askeriyeye ait, diğer bir kısmı askeriyeye bir zamanlar aitmiş, 1. Dünya savaşında orduya ait olan gözlem evlerine giden yollar imha edilmiş, geriye  asfaltı yolun kenarına ayrılmış mıcırlı yollar kalmış. Adanın kalan kısmı ise şu anda özetle yol, sanayi sitesi ve pansiyon.

Kaldığımız Kaleköy en eski rum köylerinden biri. Yukarı kaleköy’de bulunan Mustafa’nın Kahvesi Kaleköy’ün yaşam noktalarından biri olsa da Cenevizliler tarafından yapılan İskiter Kale’si , veya kaleden kalanlar diyelim; oldukça büyüleyici. Deniz kenarında tek başına kalmış, kale ile ayrı yapılar oldukları izlenimini veren surlar ise tarih zaman boyutunu kırarak “mülkiyet”’ in geçmiş bir yaşayışa ait olduğu sağ duyusundan, aslında hiçbir şeyin değişmediği  şimdiki güne getiriyor.  


Kaleye sırtınızı verip batıya bakınca kocaman bir güneşin (güneşin (Türkiye’nin en batı noktasına birkaç kilometre uzaklıkta) denize gömülüşünü izleyip ardından ışık kirliliğinden eser olmayan bu güzel yamacın doğuya bakan tarafından, eski Bademli köyünün olduğu tepenin ardından ayın doğuşunu izleyebiliyorsunuz. Bilerek denk getirmiş değildik ama gittiğimizde dolunaydı.

Zeytinli Köyü gerçek bir rum köyü, ziyaret ettiğimiz pazar günü, ortada kimsecikler yoktu. Madam’ın kahvesinde dibek kahvesi içerken alanlarını işgal ediyormuşuz fikrine kapılmadan edemedik. Benzer bir hissi ertesi gün gideceğimiz Meryem Ana panayırında da yaşayacaktık. Kısacası bu insanlar her zaman oturdukları sokağı, yaşayışlarını, kendilerine ait bir şenliği turistik öğe olarak gören bir kalabalıktan hoşlanmıyorlar doğal olarak.

Bu duyguyu bilerek panayırın havasını solumaya gittiğimiz Tepeköy’de ,  kocaman bir rum tavernasına dönmüş meydana şöyle bir bakıp arkadaki kilisenin (Evangelismos Teotoku) bulunduğu ıssız sokakta,  az önce pişirilmiş etin kazanının yanında hala közleri duran ateşin ışığında biralarımızı içip, rumca -sanırım- miyavlayan bir kediyi sevdik.  

M.Ö. 2000 dolaylarında İyonlar, M.Ö. 1700’lü yıllarda Akalar ve M.Ö. 1100 yıllarında Dorlar bu bölgelere Avrupa’dan üç dalga halinde indiklerinde ege ve yunan adaları ıssız değilmiş. Dolayısıyla adada Prohelen  uygarlıkların kalıntıları taş yazıtlar var. Hint-avrupa dilleri kökeninden gelmeyen dilleri halen çözülememiş. Bu tür bilgileri, Kaleköy’de tesadüfen bulduğumuz ada yerlisi Erol Saygı’nın  “Gökçeada-Imbros” kitabından öğreniyoruz. Buradan edindiğimiz bir başka bilgi de bugün adanın 40 yıl önce ulaşmanın hayal olduğu bölgelerine gitmemizi sağlayan yolları, o zamanın karayolları şantiye şefi Hanefi Güleç’in büyük zorluklarla yaptığı.

 Biliniz ki bastığınız her yerde, Hanefi amca’nın ayak izleri üstündesiniz. Bugün merkez’den Kapıkaya yönüne giderseniz bir çeşme başında mola vereceksiniz. O çeşmeyi Hanefi amca elleriyle yapmıştır. Önünde “karayolları çeşmesi”yazar. Ancak biz bıraktığımızda çeşmenin adı “Hanefi Çeşmesi” idi.

Inanılır gibi değil ama tarih fışkıran adada kapsamlıve sürekli bir arkeolojik bir kazı yapılmamış daha önce,  geçmişi pek silik anılıyor, her yanında bir kırgınlık var. Yürüdükçe açılan, önü gittikçe görülen yollar, yollardan fırlayan keçiler,  içine baktıkça zenginleşen tarih var. Güzelliği herkese göre değil bu güzel toprak parçasının.

(bu yazıyı yazdıktan çok kısa bir süre sonra Gökçeada’da poyrazın coşturduğu ciddi bir yangın çıktı. Tüm adalılara geçmiş olsun dilerim.)

evrim, cesaret, kararsızlık, aşk

Dişilik ve erkekliğin doğasındaki temel asimetri baştan ilgi çekici olduğundan olsa gerek, büyük yüzdeyle karşı cinse ilgi duydum, bunu açıklamanın pek rasyonel  bir metodu yok herhalde, geçelim.  

Bu tip eş seçimlerinde sosyal-insancıl, özverili ve bencil durum tiplerine salt kalbiyle bakan birine rastalamadım. (ülkemizin Martha Stewart’ı Selin Karacehennem’i tenzih ederim) Zira birey su bardağına bile salt kalbiyle baksa doğada elenir, varlığını yitirip kaybolur gider diye düşünüyorum, geçelim.

Evrim süreci içindeki kararsızlığımızdan ötürü belki de, karşılaştığımız eşey adaylarında bulunan zengin ve büyüleyici bellediğimiz, bizi kendisine ilgi duymaya iten  özellikler bir başka adayla karşılaşıldığında ilginçliklerini yitiriyorlar. Başka bir deyişle evrim sürecinde kendimizi tekrar konumlandırmamıza sebep oluyor , dolayısıyla “aranan özellikler” de değişen  duruma, değişen “ben” e adapte oluyor.

Bu, pek yaygın olmayan bir görüşle de olsa, bence “aranan” özelliklerle değil,  temelde bireyin  kendini evrim siciminde nereye düğümlemek istediğine dair fikrini değiştirmesiyle ilgili.

Örneğin iki tabak olsun. Büyükçe olan tabağı görüp “işte tam öğünüme göre aradığım bir tabak! İçine bütün yemeğimi koyarım, belki fazladan yere salata bile eklerim” dediğimizi farzedelim. Biraz ilerleyip ikinci tabağı görüyoruz, bu daha küçük ama başka renkte bir tabak. Rengini biçimini beğeniyorsunuz ama ihtiyaçlarınıza uygun değil. Ama siz şunu söylüyorsunuz: “aslında yemek yemeyi o kadar da sevmiyor olabilirim, evet evet sevmiyorum. o halde işte bu tabağı istiyorum”. Bu varsayımsal örnekte karşınıza  bir sonraki çıkan şey harika bir su bardağı olabilir ve siz pek’ala yemek yemekten vazgeçebilirsiniz.

Buradan şöyle bir tahmin üretilebilir: çoğunlukla çapkınlık olarak tanımlanan şeyin,  insanın temel doğası olup olmadığı tartışılır ama aslında sanılanın aksine ödlekçe değil, yenilikçidir hem de hedonist bir şekilde değil; kendini ve alışkanlıklarını, ihtiyaçlarını  yapıbozumuna uğratmayla ilgilidir. Ama bu bu günkü kibrimizle, günlük hayattan göremeyeceğimiz kadar içsel bir cesaret ürünü belki de.

Bu yazıyı da kalbim kırıldığından yazdım, neden kırıldığını anlamam vakit aldı:

Kalbim aslında insan’ın cesaretine kırıldı. Anlık cesaretler göstermek dışında ben bu kadar korkusuz olamadım hiç.

 Bir yandan da duygulanıyorum ve gurur duyuyorum onunla.  Nereden nereye geldi sonuçta, mağara boyamaktan neon’lu bienal yazısına terfi etmek bile kozmik bir şaka gibi. Bu  da aynen ilk örnekte olduğu gibi, kalp kırıcı, bazen anlamsız, korkunç hatta kaba, ama cesaretli.

“To ostatnia niedziela”

İki aşığın son buluşmasını anlatsa da tarihte konumlanışı nedeniyle pek anlamlı olan şarkı. Bestesi polonyalı Jerzy Petersburski ‘ye, güftesi zenon friedwald’a ait, birçok yorumcu tarafından defalarca yorumlanan ama en ünlü yorumu savaş öncesi Mieczysław Fogg ‘a ait olan, 1935 yapımı  hüzünlü bir tangodur. 37’de Josif Alvek tarafından rusça da güftelenen , döneminde rusya’da her köşebaşında çalınan ve  Nikita Michalkov’un Burnt By The Sun‘na isim babası olan versiyonu daha çok bilinir. Savaş öncesinde olağanüstü popüler olan bu tango tıpkı Szomorú Vasárnap (gloomy sunday) gibi “İNtihar tangosu ” veya “ölüm tangosu” olarak da bilinir ki ona bu ismi veren hikaye en az şarkının kendisi kadar acıklıdır.  



Şarkının bestecisi Jerzy Petersburski’nin kuzeni ve  orkestra şefi oldukça ünlü bir müzisyeni olan Arthur Gold 1940’da Varşova gettosuna, 42’de meşhur Treblinka toplama kampına alınır. alman subayların emri üzerine burada küçük bir orkestra kuracak ve 3 sene  sonra kendisinin de kaderiyle buluşacağı gaz odasına giden yoldaki esirlere bu şarkıyı çalacaktır.


Yıllar sonra Treblinka’dan kurtulmayı başarmış Rachel Auerbach “in the fields of treblinka” kitabında  şöyle anlatacaktı:

” müziğin, nazi subayları için gün sonunda kasları gevşeten rahat bir etkisi, esirler içinse dehşet gerçeği hatırlatan yıkıcı bir etkisi oluyordu.”


Bir çok subayın savaş esnasında veya sonrasında intihar etmeden önce bu şarkıyı dinledikleri söylenir.






“herşey” vs “her şey”

tanım 1 - uzun müddet dil derneği ve tdk’nin herşey olarak kullandıktan sonra her şey olarak değiştirdiği kelimedir.
“kalıplı” bir referans isteniyorsa referans tdk’dır, bu kelime çok yakın zamana kadar herşey şeklinde yazılıp çizilirdi. Dil derneği’nde de tdk’da da böyle kabul edilmişti. Kaç kez fikir değiştirildi sayısını bilmiyorum.

(bkz: her şey/@atlantis)

Bir kere en başta, bu değişim bizi düşündürmeli. Çünkü sözlüklerde seneden seneye birbirinin yerini alıp durmuş bu iki kullanım şeklini (herşey ve her şey) de kullanan insanlar var. neden? Çünkü anlam üreten varlıklarız üstelik de “dil yaşayan bir varlıktır” diye büyüdük, dolayısıyla ben de aklıma yatıyorsa dil içimde yaşatır, ihtiyacıma uygun olanı karşılayacak şeyleri biri öyle diyor diye içinden elemem .

tanım 2 - Kralcılıktan arınmış bir ortamda, bir anlambilimci ile bir dilbilimcinin oturup tartışabileceği kelimedir. Ben olayın detayına morfemine fonemine giremem zira semantik donanımım yok ama sınırlı da olsa fikir üretip belirtme kabiliyetim var allahtan.
Bu kadar organik, şartlara bağlı gelişen, kompleks, üstelik de inovatif bir yapıyı tdk ve/veya/benzeri kurumların “ol dedi ve oldu”su dışında inceliyorum. İlk sebebi ise başka belli bir kaynak olmadığı için mecburen kutsal kaynak olarak bellediğimiz tdk ‘nın bu konuda seneden seneye fikir değiştirip halen güven beklemesi, okul hayatım boyunca bu kaynağı referans alan dilbilgisi öğretmenlerimizin her sene kafasının karışması.  birleşik yazılanlara örnek verirken özellikle herşey’in birlikte yazıldığının üzerinde durup sınavlarda soran nermin hoca’nın yüzündeki ifadeyi ertesi sene görmeniz lazımdı.

Abartmıyorum en son üniversitede hoca “çocuklar ben ne desem yanlış olacak, siz iyisi mi her sene kontrol edin ona göre kullanın” demişti. Zaten arada bir bakıyorum bir görünüyor bir kayboluyor, en son baktığımda da yoktu. Bu işin ad hominem kısmı. daha yazılacak ne çok şey var ama şu nefis entry’nin üstüne koyabileceğim iki kelam yok. Lütfen bir bakınız öncelikle:

(bkz: herşey/@kahvesigara)

Basitçe neden inat ettiğimi söyleyeyim. Galat-ı meşhur dediğiniz şey bence bir galat-i meşru, ve türkçe’de bir anlam açığını kapamakta.
Galat-ı meşru olan her şey bu nitelikte değildir elbette. ama bu konuda aklıma, semantik yetilerime güvenerek ölçmek ve tartmak, benim için herşeydir.
   
Halen ekoları sürmekte olan resmi ideolojinin güdümleriyle dolu bir dil, nüansları ortadan kaldırıp kolay anlaşılır ve sade bir yaratmak uğruna, konusu semantiğe kadar giren ve oldukça belirleyici olan bu anlam zenginliklerini törpülüyor. Doğası bu. O kadar da yetkin ve kabul görmüş bir el ki bu, bulmacalardan, sözlüklerden ve günlük hayattan (!) bile çıkarıyor bu nüansları.
Ama ben sırf matematik problemleri basitleşti diye iq seviyemi düşürmek zorunda değilim. Bir otorite bu nüansı yok sayıyor diye ben de yok sayamam, semantik olarak kafamın yatması lazım. Bana nedensellik ilkesine dayarak açıklaman lazım ve bu açıklama “belgisiz zamirler ayrı yazılır da ondan” olamaz.

denmiş ki:
————————————-
• kural : türkçede sözcüklerin oluşturduğu bütünler eğer ayrı yazıldığında anlam yitimine uğramıyorlarsa, ayrı yazılır.

hiçbir : hiçbir ve hiç bir ayrı kullanım alanları olduğundan, farklı kullanıma bağlı olarak ayrı ya da bitişik yazılır.
hiç bir kullanımı es’lidir, “hiç (es) bir kere bile düşündün mü a malak kafa!” gibi.
hiçbir kullanımı es’sizdir. “hiçbir şey yapmıyorum anasını satayım!” gibi.

her şey : herşey ve her şey aynı anlamlıdır ve farklı kullanımı yoktur o yüzden, her durumda ayrı yazılır.

————————————-

Konuşma dilinde bu nüansın kaybolup gitmesi doğal , ama yazı dilinde sarih bir şekilde anlam farklı.

(bkz: her şey/@muhendis)

“agaclar, kuslar, dereler… her sey, uyanıyordu.”
her şey, tabiatın içindeki canlıları n her birini tek tek ifade eder, en yakın bütünleyici anlam “tüm canlılar”dır. anlam çoğuldur. canlıların tümünün oluşturduğu bütün değildir.

“ağaçlar, kuşlar, dereler… herşey uyanıyordu.”
herşey, canlıların hepsini içeren bütündür, tekildir: tabiattır.

“hersey yolunda giderken, bir anda ayrıldık”.
(herşey=ilişkimizi ilgilendiren konular değildir, ilişkimizin kendisidir)

“Başlangıçta hiçlik vardı. Büyük patlama gerçekleşti ve herşey(1) böyle oluştu. İçindeki hemen her şey(2) bu gün için bile, bilimadamları için birer bilinmezdir. “ – oluşan herşey(1), bir şeyler bütünüdür. mesela kainattır. bilim adamları için esrarını koruyan(2) her şey ise o bütünün içindeki tüm elemanlardır veya parçalardır.

“Galatasaray, sen benim herşeyimsin.” – sen benim için hayatımın içindeki tüm şeyler değil, tüm şeylerin birlikte olduğu halsin.. (ayrıca şampiyonsun)

“Bana her şey, seni hatırlatıyor” – şeyler tek tek bana seni anımsatıyor. bir araba geçiyor, seni hatırlıyorum. bir ağaç görüyorum, yine seni hatırlıyorum. hepsini aynı anda görsem yine seni hatırlar mıyım bundan emin değilim.

“Her şeyin bir usulü var.” – her bir şeyin kendine özgü birer usulü vardır, tümü için uygulanabilecek tek bir yöntem yoktur. Örneğin bu cümleyi, siz araba jantı değiştirmeye çalışırken işi bilen bir oto tamircisi söyleyebilir ve kast ettiği aşağı yukarı şudur :“Sen istersen bu işi bilenine bırak, bu spesifik bir iştir ve her spesifik işin kendine ait spesifik bir çözümü vardır, her işi aynı yaklaşımla çözemezsin”

“Herşeyin bir usulü var. “– burada bahsedilen şeylerin toplamı olan kavramın “bir” usulü olduğudur. Çünkü buradaki herşey kapsayıcı tek bir kavramdır, dolayısıyla kendine özgü belli bir yöntemi olabilir. Bu cümleyi de haddinizi aştığınız bir noktada bir büyüğünüz size spesifik konulara yaklaşımdaki gibi değil, bu konulara yaklaşımların tümünden ortaya çıkan bir tecrübeyle vakıf olunabilecek , sizin daha vakıf olamadığınız bir kadim hayat bilgisinden bahseder. *

“Sen tüm paramı alıp kaçınca karımdan boşandım, arabamı evimi kaybettim ve her şey senin suçun.” – bu saydıklarımın bir bir hepsinden seni ayrı ayrı sorumlu tutuyorum . Her şey: karıdan boşanmak, arabayı kaybetmek, evini kaybetmek gibi olumsuzluklardır

“Sen tüm paramı alıp kaçınca karımdan boşandım, arabamı evimi kaybettim ve herşey senin suçun” -bana attığın kazığın yol açtığı bir takım zincirleme olaylar sonucunda hayatım mahvoldu allahsız. “Herşey “ hayatın geldiği berbat nokta, olayların aldığı haldir ve bahsedilen olumsuzlukların bir sonucudur.

“Her şey art arda geldi” – buradaki “şey” değişkenini “problem” olarak verirsek:
problemler bütün olarak aniden üzerime çullanmadı, zaten bunun için üst üste gelmek fiilini kullanmak doğru olmaz. Yani “herşey” zaten art arda gelemez çünkü tek bir kavramdır. Problemlerin (şeylerin) biri bitti derken biri başladı, peş peşe dizildiler. kısacası ancak her şey art arda gelebilir , herşey gelemez.

Kimse de gelip bana bunlar anlamsal olarak ikizdir falan demesin ne olur. Olsa olsa çift yumurta ikizi olurlar.


   Dilbilgisi kavramının müdahale edile edile aşağı yukarı “gaz ve toz bulutu”na tekabül ettiği ülkemizde bazı sakallılar, sakalsızları dinlemediği için dilin her bir yanı yama dolu, “a=b ise, b =c ise, a=c’dir” olacaktır düsturuyla ne hareket ne nüans kaldı dilde. Ayrica bu skolastiğin mükemmellik taklidi , bu düsturun her kelimeye uygulanmayışı da başka konu.
Yani “belgisiz zamir de o yüzden” diye bir açıklamayı böylece kabul etmek için bunu öneren bir kaynağa geçmişteki icraları ve hatasız çalışmaları yüzünden bütünüyle güveniyor ve artık sorgulamayı bırakmış olmak gerekiyor.:

Kitabe diliyle konuşayım: herkes birlikte yazılır. “her” belgisiz sıfattır. kes farsça anlamı kimse veya “kişi” olan bir kelimedir ve isimdir. anlamı “her kişi”dir. bu ikisinin birleşiminden ise belgisiz zamir olan herkes çıkar. “şey” de arapça bir kelimedir ve anlamına türkçe’de en yakın kelime “nesne”dir, çoğulu “eşya”dır. felsefe’de “bilinçten yoksun varlık”, ”düşünce nesnesi” gibi tanımları da vardır. Cümle içindeki görevine göre adlandırırken isim (kediye bir isim bulamadıkları için ona “şey” dediler), nesne (cebindeki şeyi çıkarıp tezgahın üzerine bıraktı) falan olarak bulunabilir. Ama tek başına isimdir.

Her nedense bu çok tutarlı kurallar bütününde her şey ayrı ama herkes birlikte yazılır.

mesela.

Dolayısıyla bir kuralı reddetmiyorum, sorguluyorum ve bunu yapma nedenim “noktalamaişaretlerinikullanmayanegerekvarkimsekullanmiyobenniyekullanayım” kadar çocukça değil, nasıl yazdıklarımın mutlak ve kadim doğru olduğunu iddia etmekte hak görmüyorsam siz de kendi içinde mantıklı bir açıklamayı sırf “kurallarınıza” uymuyor diye galat-ı fahiş ilan etmemelisiniz.

İlhan İrem tam da şair kimliğiyle ne de güzel hicvediyordu hiçbir şey şarkısında bu skolastik müdahalelere:

“hiçbir şey ülkesinde
hiçbir şey her şeymiş
herşey hiçbir şey
hiçbir şey
herşey hiçbir şey
aşklar dostluklar arkadaşlık
hiçbir şey hiçbir şey
dağlar nehirler ağaçlar
hiçbir şeymiş hiçbir şey
anılar yarınlar görüntüler
hiçbir şey hiçbir şey
hiçbirşey herşey herşeymiş
herşey hiçbir şey
hiçbir şey her şey
her şey hiçbir şey”

not: Siya siyabend’in “Her Şey Ayrı Yazılır” ıyla, Nekropsi’nin “Harf Devrimi”yle yatıp kalkmıyorum . Ya da dur ya, öyle yapıyorum.